|
Ah Gülveren! Doyulmaz Sana |
|
|
|
Yazar Selahattin ALTAŞ
|
|
Çarşamba, 06 Aralık 2006 |
ERDAVUT’UN ÖYKÜSÜ Edinilen bilgilere göre; Adana’nın Elaldı Köyünden üç kardeş; Davut, Yusuf ve Emir İstanbul’da devrin Padişahına kerametlerini gösteririler. Bir sürü testten geçerler. Padişah bu üç kardeşi Hacı Bektaş Veli Hazretlerine gönderir. Hacı Bektaş Veli Hazretleri bunları üç kalenin fethiyle görevlendirir. Penek, Somun ve Kalecik Kalesi. Kaleleri fethedip, kaledeki kralın bekâr kızları ile evlenmelerini söyler. Verilen görev üzerine söz konusu kalelere saldırır, kahramanca savaşırlar. Kaleleri feth edemezler.Söz verdikleri gibi kralın kızlarını yanlarına alırlar.Düşmanları arkalarına düşer. Penek yöresini bilenler bilirler. Penek Çayının aktığı derin bir vadi vardır. Vadinin ilerisinde şimdiki Akşar nahiyesine takriben 4–5 kilometre mesafede Türkün Bağları diye bir yer bulunmaktadır. Türkün Bağlarına kadar kahramanca savaşırlar. Burada Üçkardeş de yaralanır. Yaralı yaralı Davut Erdavut Dağına, Emir Gülveren Yaylasındaki en yüksek zirveye, Yusuf’ta Allahuekber Dağına gider. Şehit olurlar. Türbeleri buradadır. Ne yazık ki son yıllarda kendini bilmez bazı defne hırsızları bu şehitlerin mezarlarını tahrip etmişlerdir. Yolunuz buralara düşerse bu üç yatırı ziyaret etmeyi unutmayınız.
KİLİSE DERESİ Kilise Deresi, Gülveren vadisinin daraldığı, küçük bir kanyon oluşturduğu yerdedir. Bir tarafı aniden yükselen kayalık, diğer tarafı hafif meyilli olup, ormanlarla örtülüdür. Ortasından çay akar. İlersinde aniden derinleşen dere küçük şelaleler oluşturur. Derenin tabanında kaya çatlağından çıkan yöresel olarak acı su denilen doğal maden suyunun mideye ve romatizmaya şifalı olduğu söylenir Burası bir doğa harikasıdır. Vadinin tabanında küçük bir düzlük bulunur. Bu düzlükte Kilise kalıntısı bulunmaktaydı. Bir zamanlar burada Ermenilerin yaşadığıkalıntının onlara ait olduğu söylenir. Suyun sesi, ormanın uğultusu ve kuş seslerinin oluşturduğu melodiyi dinlemeye doyum olmaz. Bu güzellikler içinde dalar gidersiniz. Temiz havası, bol oksijeni, biraz ilerde bulunan soğuk kaynak suyu sizin hücrelerinizi yeniler. Hele mevsim yaz ise manzarası daha bir başkadır. Çocukluğumdan hatırlıyorum, bahar müjdelendiğinde, köy gençleri bir gün buraya gider, eğlenirlerdi. Yiyecekleri arasında genelde bolca haşlanmış yumurta olurdu. Hatta yumurtaları rengârenk boyarlardı. Sanıyorum burada yaşayan Ermenilerden kalma yumurta yortusunun, bilinçsizce köy kültürüne geçmesinden kaynaklanıyordu. Zamanla defne hırsızları kaza kaza kilise kalıntısını yok ettiler. Her ne kadar köyün tarihçesinde, dedelerimiz yerleştiğinde, vadinin boş olduğu doğrultusunda bilgiler verildi ise de, sonrada yapılan araştırmalar gösterdi ki buraya yerleşenler bir müddet Ermenilerle birlikte yaşamışlar. Ermenilerin akıbetinin ne olduğu bilinmiyor. Kilise kalıntısının biraz ilersisinde çayın aktığı derenin kenarındaki kayanın üstünde taştan yapılmış beyaz bir koyun heykeli varmış. Daha sonraları kaybolmuş.Bu haykel de gösteriyor ki burada Akkoyunlu Türkleri bulunmaktaydı. Akkoyunlu Devletinden kalma bu heykel zamanla kaybolmuş. Sanıyorum ya kendiliğinden veya birileri tarafından dereye yuvarlandı. Baharda karların erimesiyle coşan sular tarafından sürüklenerek kayboldu. | SAKLI HAZİNE Gülveren ormanlarının derinliklerinde büyük bir hazinenin saklı olduğu yönünde söylentiler bulunmaktadır. Oltu ve Penek Kalelerinde yaşayan Ermeniler bozguna uğrayınca hazinelerini yanlarına alıp kaçmışlar. Bir zamanlar Erzurum yöresini Kars'a bağlayan anayol Gülveren vadisinden geçermiş. Ruslar tarafından yapılan ve yarım kalan Kral yolları bunu doğrulamaktadır. Ermeniler vadide sıkıştırılınca canlarının derdine düşmüşler,hazinelerini ormanın derinliklerinde bir yerde saklayıp, ileride geri döner,alırız ümidyle kaçmışlar. Bir daha geri dönememişler. Dolayısıyla hazinenin ormanın bilinmeyen bir yerinde saklı olarak durduğu söylene gelmektedir.  GÜZEL GÜLVEREN Mesleğim gereği yurdumuzun hemen hemen bütün illerini gezdim.1969 yılında Kars’ın Aralık ilçesi A.Çiftlik köyündeydim. Bu vesile ile bütün Iğdır’ı, Karsı gezme ,görme şansım oldu.Daha sonra sırasıyla Kırşehir ve Nevşehir İllerinde çalıştım.Çalıştığım bu süre içinde iç Anadolu Bölgesinin bütün illerini tanıma imkanım oldu.Ankara’da okuduğum sırada Ankara yöresini ,askerliğim sırasında Çanakkale-Ezine, Balıkesir,Eskişehir ve Çanakkale’yi gördüm.Akraba ziyaretleri ve bazı işlerim nedeniyle Bursa ve İzmir’de bulundum.Bu illerin çevresindeki ilerlide tanıyıp görmüş oldum.2001 yılından bu yana Antalya’dayım.Nerdeyse Antalya’nın gezmediğim,görmediğim kösesi,bucağı kalmadı.Gezip gördüğüm yerlerin doğal güzelliklerini inceleme özelliğim vardır.Bakmak ayrı,görmek ayrı diye bir söz vardır.Ben sadece bakmıyor,aynı zamanda görmeye çalışıyorum.Yaklaşık yirmi sene Antalya’da kalan bir arkadaşıma hurmadan bahsederken,Antalya'da hurmanın yetişmediğini söylemişti.Buna çok şaşırdım.Her gün yanından geçtiği hurma ağaçlarına yalnızca bakmış,görmemiş.Her neyse. | Gülveren’in bulunduğu Şenkaya İlçesi, Doğu Anadolu ile Doğu Karadeniz bölgesinin geçiş bölümündedir. Bu nedenle kendisine has özel bir coğrafyası, iklimi ve bitki örtüsü mevcuttur. Bu coğrafyayı,doğayı,iklimi ve bitki örtüsünü Dünyanın hiçbir yerinde göremezsiniz.Örneğin Karadeniz bölgesinde bulunan illerin hemen hemen hepsinde aşağı yukarı aynı mevsim hüküm sürer.Marmara,Ege ve Akdeniz bölgelerinin iklimi ve bitki örtüsü de birbirinden çokça farklı değildir.Örneğin zeytin,incir ve turunçgiller bu üç bölgede de yetişir. | Gülveren'in genellikle tortul kayalardan oluşan dağları farklıdır. Hemen hemen çıplak bir dağ göremezsiniz Kendisine has bitki örtüsü ve sarı çam ormanları bu dağları gelin gibi süslemiştir.Her daği,deresi ve tepesinin ayrı bir özelliği ve güzelliği vardır.Dağların her bölümü kendisine has bir bitki örtüsü ve güzellik yaratmıştır.Ormanın bazı seyrelen bölümlerinde, çeşitli söğüt ağaçları ,orman kavakları,cinav,kayın, benzeri ağaçlar kendilerine yer bulmuş,mekan tutmuştur.Uçurumlarda kayalıkların arasında çamların seyrek bölümlerinde böğürtlenlikler görürsünüz.Aylardan Ağustos ise şanslısınız.Kısa boyları ile böğürtlen ağaçları üzerindeki meyvelerin ağırlıklarına dayanamayıp toprağa kapanmışlardır.Elinizle dalları kaldırdığınızda kırmızı böğürtlen deposunu görürsünüz.Dilediğiniz kadar yiyin.Korkmayın çok şifalıdır.Size hiç bir zararı dokunmaz.Aylardan Haziran ise, rakımın 18800 metre olduğu Güney yamaçlarda , ormanın seyrelen ve alan denilen bölümlerinde çaşır bitkisi karşınıza çıkar.Hemen koparın.Toprağın içinde kalan bölümü beyazdır.Bu kısmını yiyebilirsiniz.Diğer kısmını atmayın.Eve geldiğiniz de pişirirsiniz. Amerika’ya kaçırılan bu bitki çok şifalıdır. Ormanın biraz sulu bölümlerine daldığınızda ,bir bulutun üstünde yürüdüğünüzü sanırsınız. Hafif nemli yosunlar kalın bir sünger tabakası oluşturmuştur. Burada yürümenin ayrı bir tadı vardır.Mayıs aylarında ormanda yürürseniz,yeni eriyen kar sularının kaynaklardan fışkırdığını,biraz ilerde çukur bir yerde kar kümesi,onun hemen yanı başında çiçek bahçesi.incelen kar kümesinin altından fışkıran çimenleri görürsünüz.Hemen yanı başındaki çam ağaçlarından kuşların melodileri sizi bir hayal dünyasına götürür.Hele sayıları oldukça azalan turnaların sesleri yok mu , bir harikadır.
| Yörenin bitki örtüsü bakımından da özel bir yeri bulunmaktadır. İsimlerini bildiğim ve burada sayacağım bitki türlerini kendine has özellikleri ile başka hiçbir yerde görmek mümkün değildir. Belki benzerleri olabilir. Böğürtlen,hamurgan.karagat,meşe üzümü,horoz gözü,banda (ahlat),yabani elma,sarol,ayı gaggası (meyvesi) ve benzerleri.Bir yıllık bitkilerden;çaşır,yemlik, orman çileği,acıgıcı (yabani tere) kımı,kekire,gosgos (toprağın içinde yetişen dışı siyah içi beyaz bir yumru).Kulağıma bunlarda ne gibi sesler geliyor.Ama demiştim, yöreye has bitkiler. Ormanlarda doğal olarak yetişen böğürtlenin tadını,kokusunu ve lezzetini hiçbir yerde bulmak mümkün değildir.Kilolarca yeseniz dokunmaz ve tadına doyamazsınız.Diğer bölgelerde yetişen böğürtlen şekil olarak burada yetişenlere benzememektedir. | İklimine gelince,ne tam olarak Doğu Anadolu,ne de Doğu Karadeniz iklimidir.İkisinin karışımı bir iklim hüküm sürer.Yazları serin ve genelde yağışlıdır,kışları soğuk ve kar yağışlıdır.Kışın yağan karın dondurucu ve insanı üşütücü bir etkisi olmaz.Kasım ayında toprağa düşen kar Mayıs ayına kadar kalma cesareti gösterir.Çamların dallarına yağan kar farklı bir manzara oluşturur.Yeşille beyazın buluştuğu çamların dallarını aşağılara kadar sarkıtan kar örtüsünün manzarasını bir düşünün.Bu ağaçlardaki kar esen bir rüzgarla hemen silkelenmez.Günler ve belki de haftalarca durur.Eviniz ormana bakıyor ve ocakta kütükler yanıyorsa pencereden bu manzarayı seyrederek,tadını çıkarabilirsiniz.Belinize kadar kara saplanarak yürümeye ne dersiniz.İlkbahar yaklaştığında gündüzleri erimeye yüz tutan kar gece olunca donar ,ertesi gün üzeri sertleşerek bir tabaka oluşmuştur.Buna “kırç “denir.Hele “kırçta” yürümek bir başkadır.Kendinize güveniniz varsa kırcın üzerinde ayakkabılarınızla kayak yapabilirsiniz.Kışın güzelliği sayılamayacak kadar çoktur.Nisanın sonlarına doğru bahar kendini gösterir.Bir taraftan karlar erimeye başlar,bir taraftan kendine bir yer açıldığını gören çimenler fışkırmaya başlar..Bu çimenlerin ömrü ,diğer bölgelerdeki çimenlere göre uzundur.Diğer bölgelerde yaz sıcakları ile çimenler solmaya başlar.Hal bu ki burada sonbahara kadar sürer.Sonbaharda hafif bir kuraklık olsa bile mevsim yağmurları çimenlerin ömrünü tazeler.Ta ki kasım ayına kadar.Yörede karlar birden erimez.Dağların kuzey ve kuytu yamaçları yavaş yavaş erir ve sular ormanın içinde buzluk denilen doğal depolarda birikir.Bu bir doğa harikasıdır.Uçurumlardan kopan kaya, taş ve çakıllar çukurluklarda birikmiş,üzeri toprak ve orman tabakasıyla kaplanarak toprağın altında bu depolar oluşmuştur.Üzerinde bulunan ormandaki karlar eriyince altındaki kaya,taş ve çakıllarla dolu çukurda birikerek doğal buz dolabı görevini yapmaktadır. Yaz boyunca buzluktaki bu sular ağır ağır akar ve doğadaki bütün canlılar bundan yararlanır.Buzluklarda biriken bu kar sularından fışkıran gözelerde ellerinizi bir dakika bile bekletemezsiniz.Sanki eliniz kesiliyormuş gibi olur.Haziranın sonlarına doğru yüksek kesimler bir cennete dönmüş,artık yayla mevsimi gelmiştir.Yaylalarda ,ormanlarda olduğu gibi çiçek türleri kendisine has toprak bölümlerini seçerek ,bahçelerini oluşturmuş,mekan tutmuşlardır.Yükseklerde, ormanlar seyreldiğinden, yerini çiçek tarlalarına ve çayırlıklara bırakmıştır.Her yerde aynı çiçekleri göremezsiniz.Doğa adeta çiçek tarlasına dönmüştür.Gözünüzün alabildiğince, çeşitli ve rengarenk doğal çiçek tarlalarını görebilirsiniz.Kuş sesleri, koyun kuzu sesleri,arı sesleri ,çocuk sesleri ,hepsi birbirine karışarak bir melodi oluşturur.Arılar ,yalı ve içi boşalan ağaçların kovuklarına yuvalanarak, üreyip çoğalmalarını sağlamıştır.Ne yazık ki bazı kendini bilmez kişilerce, bedavadan bu aralara sahiplenmek maksadıyla, çamlar kesilmekte,arılı çam tomrukları arılıklara konulmaktadır:Bilinçlenen halkımız artık bu davranışlara izin vermemektedir. | Siz hiç Ağustos ayında ikindiye doğru Kantarın Sırtından çevreyi seyrettiniz mi? Neler hissetiniz? Gülveren Yaylasında,yayla evlerinin hemen yukarısında iki ufak tepenin arasında bulunan bir sırt.Buranın doğusuna doğru bir dere ve batısına doğruda geniş tabanlı bir vadi uzanır.Bu vadinin düzlüğünde yayla kurulmuştur.Her iki vadinin suları değişik yönlere akmasına rağmen Çağsor köyünde birleşir ve Penek çayına karışır.Burası iki vadinin sırt noktası olduğundan yöre halkı tarafından Kantarın Sırtı olarak adlandırılmıştır.Kantarın Sırtına çıkın,önünüzü güneye dönerek bir çam ağacına sırtınızı verin ve çevreyi seyredin.Görülen manzaraların anlatılmasına kelimeler bile yetmez.Solunuza doğuya bakın ,ormanla dolu vadi aşağılara doğru uzanmakta ,karşıda uzaklarda Allahüekber Dağlarının karlı zirvesi gözükmektedir.Allahuekber Dağlarındaki vadiler ve diğer vadiler aşağılarda birleşerek bir çanak oluşturur.Bu çanağın içi orman okyanusunu andırır.Yeşilin her tonunu görebilirisiniz.Karşıda, uzaklarda buğulu orman ,biraz ilerisinde buğunun değişik tonlarını görürsünüz.Bu bir sis değildir.Nem de değildir.Temiz ve bol oksijenli havanın oluşturduğu bir oluşumdur.Baktıkça dalar gidersiniz!.Bir şair olsanız, dizelerinize bunları nasılda dökerdiniz.Batıya bakarsanız Güneşin altında ,Uzun Güney ile Tecirek Yaylası arasında bulunan Gedikten ta uzakları, Artvin’in sivri tepeleri zorda olsa görülmektedir.Manzara muhteşemdir.Bütün bunlar bazılarına anlam ifade etmeyebilir.Ama bir Doğa ve orman tutkunu iseniz size çok şeyler anlatır. | | | Evbakan (Soğmun) Köyünden Mehmet VURAL'IN yazısından bir bölüm: ...Soğmun’un yarım çanak şeklindeki, adı gibi küçük ve şirin yaylasında onlarca küçük göl ve göze bulunurdu. Ormanların dıştan öbek öbek kuşattığı bu cennet yaylanın güneydoğu tarafında bulunan Uzun Güney sırtlarına çıkarsanız eğer, sizi dünyanın en güzel manzaraları karşılar. Erdavud’a (Er Davut) doğru uzanan sarı çam ormanlarını görünce, ışık ve gölgenin yeryüzündeki en güzel dansıyla karşılaştığınızı anlar ve zümrüt’ün, koyu yeşilden turkuaz’a akan dalgalı tonları ile büyülenirsiniz. Şairin, “geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” dediği gibi, bugün hala yatağıma her uzandığımda İznos Vadisi’nin Uzun Güney sırtlarından verdiği o müthiş peyzajı düşünür ve rahat bir uyku çekerim.Saygısızlık saymayınız lütfen.. Eski isimleri, lakapları, hitapları nedense oldum olası sevmişimdir. Evbakan yerine Soğmun, Gülveren yerine İznos derim mesela, bana daha sıcak, daha samimi ve bize aitmiş gibi gelir... ....Kosor’dan tek parça halinde çıkan kanyon birkaç büyük yarık halinde dağlara ulaşır. Bu yarıkların merkez ayağı Karınca’da son bulurken, daha kuzeyde olanınınbittiği yerde Eznos Vadisi, vadinin başladığı yerde ise Eznos Köyü bulunur. Erdavud’un eteklerinde mücevher bir gerdanlık gibi duran Eznos, ahşap ve dik çatılı evleriyle, uzaklardan bana Kaf Dağı’nın ötesi gibi görünürdü. Sinan, mekân algısını tümüyle değiştiren merkezi kubbeyi yaratmadan önce mutlaka, ama mutlaka Eznos Vadisi’ndeki ormanları görmüş olmalı diye düşünürüm. Antik Grek mimarları Boğazdere’yi bilmeselerdi, o zarif sütunları yapabilirler miydi dersiniz? Evet bilirim, ormanlar her yerde güzeldir, lakin uzaktan bakınca.. Yakınına gidip de içlerine girmeye kalkışırsanız, sizi karşılayan yamru-yumru ağaçlar ve çalı-çırpı buna müsaade etmez, ya da çoraklaşmış bir zeminde daralırsınız. Oysa bahse konu ormanlar öyle mi ya, bütün kapılarını teklifsizce açıp, bir aziz misafir gibi karşılar sizi. Zeminleri halı gibi yumuşacık ve yemyeşildir. Her yanınızı, upuzun boylarıyla sonsuza yürümüş hissi uyandıran budaksız ve reçine kokulu sarı çamlar kuşatır, lakın mekan sınırlanmaz, bilakis bir genişlik ve özgürlük duygusu kaplar içinizi.. Şapkanızı düşürmeden gökyüzüne bakmayı başarabilirseniz eğer, sizi bulutların selamladığını görürsünüz. Işık ve gölgenin kuşlarla oynaştığını hisseder, kuş cıvıltılarını cennet seslerine dönüştüren akustiği keşfedersiniz. Çalı türü ağaçlar, genelde vadi içlerinde ve guruplar halinde, ormanla uyumlu ve çevresiyle mütenasip bir düzen içinde bulunur. Gelin düğmesi, meşe gagası, çilek ve böğürtlen başta olmak üzere onlarca meyve, ormanın size ananızın ak sütü gibi helal olan ikramıdır; doğrusu şu ki, bütün hayatım boyunca o meyvelerden daha lezzetlisini yemedim.... | GÜLVEREN İLKOKULUNUN ÖYKÜSÜ Yıl 1957.Yedi yaşlarında okul çağı gelmiş bir çocuktum. Küçücük bir dünyam vardı.Yaşadığım yer etrafı yüksek dağlarla çevrili küçük bir vadide kurulu bir köydü.Bütün gün Vadiyi ve etrafındaki dağları ve kaplı ormanları görürdük.Mavi atmosfer, bir tencere kapağı gibi yüksek dağların sırtlarına oturmuştu.Çevre köylerle ulaşım nerede ise imkansızdı.Köyü civar köylere bağlayan düzgün yollar bulamamaktaydı.Dünyanın sadece buradan ibaret olduğunu sanıyordum.Çevre köylere giden patika yollar vardı.Ancak bu yollar yalçın kayalıklardan geçerdi.Sadece yayalar,atlı yolcular ve kağnı arabaları bu yollardan gidebilirdi.Böyle bir coğrafya Dünya ve düşünce ufkumuzu daracık olarak şekillendirmişti.Hayatımı değiştiren ,aydınlık gelecek vadeden ve Dünyayı tanımamızı,ufkumuzun gelişmesini sağlayacak bir olay oldu. Köyde okul açılacağı söylentileri duyuldu. Okulun ne işe yaradığını bilmiyordum. Okul açılmasına açılacaktı ama binası yoktu. Bir gün kravatlı bir kişi gelerek, bizi cami bahçesine topladı. Kendisinin öğretmen olduğunu ve burada ders yapacağını anlattı. Önlük yok. Çanta yok. Hiçbir şey yok. Bir süre bahçeyi defter, ağaç parçalarını kalem olarak kullanarak toprak üzerinde okuma-yazma öğretmeye başlattı. Yine bir gün büyük harflerle isimlerimizi yazdırdı. Yazılanları kontrol ederken benim sırtımı okşayarak:—Oğlum sen ilerde büyük adam olacaksın. Dedi. Bu söz ömrüm boyunca hiç kulağımdan eksilmedi. Belki büyük adam olamadım ama öğretmen olabildim. Bana göre öğretmenimizin en büyük dediği adam öğretmendir. Mevsim sonbahardı. Havalar serin ve Güneşli gidiyordu. Öğretmenimiz havalar soğuyuncaya ve yağmurlar başlayıncaya kadar cami bahçesini okul olarak kullandı. Havalar Soğuyunca kapalı bir yere ihtiyaç duyuldu. O zamanlar köydeki evler genellikle tek odalıydı. Bir kaç evde çift oda bulunmaktaydı. Bizim ev, iki tarafı taş duvar, diğer iki tarafı kalın ağaç direkler üzerine kurulmuş iki katli ahşap bir binaydı. Alt kat kiler, üst katta bulunan iki odan biri misafir odası olarak kullanılmaktaydı. İhtiyar heyeti biraz rica birazda zor kullanarak misafir odasını okul yaptılar. Bina bulundu bulunmasına ama içersinde bize yarayacak hiçbir araç-gereç yoktu. Saygıdeğer Fikret YALAŞ öğretmenimiz bütün bu zorluklara rağmen bir yıl boyunca bizi burada okuttu. Ahşaptan yapılı daracık “L “ biçiminde bir balkon vardı. Balkonun ağaç merdivenli tek çıkışı bulunmaktaydı. Diğer taraftan bir merdiven daha açılarak öğrencilerin buradan odaya girmeleri sağlandı. Annem temizliğe, tertip ve düzene düşkün sert yapılı, tabir caizse “Osmanlı” bir kadındı. Okuma-yazma bilmemesine rağmen çok güzel “ DESENLİ CİCİM”LER dokurdu. Bir tezgâhı vardı. Köyün bütün genç kızlarını cicim dokuma konusunda yetiştirdi. Çocuklar balkondaki özel eşyaları karıştırır, çevreyi kirletir ve gürültü yaparlardı. Annem buna dayanamaz ve haklı olarak çocukları kovardı. İhtiyar heyeti ve öğretmen, odanın okul olarak kullanılması konusunda ısrar edince, onları da kovduğunu hatırlıyorum.Bir öğretim yılı süreyle okulumuz bu odaydı. Ertesi yıl ilkbahar mevsiminde okul yapımına başlandı. İnşaat için gerekli taş, kum, çimento ağaç doğrama vs uzak yerlerden nasıl getirilecekti? Köye motorlu taşıtın geleceği yollar yoktu. Yapılması da imkânsızdı. Malzemeler 17 kilometre uzakta bulunan Akşar nahiyesinden kağnı arabaları ile getirildi. Birçoğumuz belki de kağnı arabasını bilmiyor, ya da doğal olarak görmemiş olabiliriz. Ağaçtan iki tekerleği olan ve bir çift öküzün çektiği bir çeşit yük taşıma aracı. Tekrar okullar açılıncaya kadar bin bir zorluklar içinde okul inşaatı tamamlandı. Yeni öğretim yılında okula taşındık. Okulda sıra- masa, tahta, tebeşir ve diğer araçlar yoktu. Bütün bunlara rağmen öğretmenimiz ümitsizliğe kapılmadan, her şeyin bir çaresini bularak, eğitim-öğretimini sürdürmeyi başardı. Defter kalem, kitap ve diğer okul araçları ile tanışmış olduk. Çoğu zaman silgi bulamadığımız zaman kara lastiklerin tabanlarını keserek silgi olarak kullanıyorduk. Elektrik olmadığından geceleri aydınlanma gaz lambası ile yapılırdı. Bir evde en önemli “lüks” gaz yağı lambasının bulunmasıydı. Gaz lambasının olmadığı veya gaz yağı bulunmadığı zaman evlerde aydınlanma “ocak”larla yapılırdı. Ocak, evin bir köşesine taş malzemeden yapılan, içinde çıralı ve kalın ağaçların yandığı yerdir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen öğretmenimiz öğrencilerini çok iyi yetiştirdi. Öğretimin yanı sıra eğitime de çok önem verdi. Beşinci sınıftan mezun olurken bizleri bazı testlerden geçirdiğini hatırlıyorum. Birimize yalnız başına on kilometre uzaktaki bir köye gidip gelmesini söyledi.Arkadaşımız hiç tereddüt etmeden yola koyuldu.Bir süre gittikten sonra diğer bir öğrenciyi gönderip geri getirtti.Başka birisine bayrak direğini kırmasını söyledi.Tam kıracağı zaman engel oldu.Şimdi anlıyorum ki bu testlerle bizlere davranış kazandırmayı hedeflemişti. O zamanlarda bile belki farkında olmadan Japon eğitim modelini uygulamış. Hatırı sayılır bir özel eğitim kurumu müdürü Japon eğitim sistemini incelemek için Japonya’ya gitmiş. Anlattığına göre; Bir okula her sabah bir kamyon kumun geldiği, dersler başlamadan önce öğrencilerin elleriyle bu kumu okul bahçesine saçtıklarını ve tekrar elleriyle geri toplayarak derse başladıklarını söylemişti. Köyümüzün ilk öğretmeni Fikret YALAŞ beş yıl süreyle bizleri okuttu. Mezun ettiği ilk öğrencilerin %95 ni ortaokula yazdırmayı başardı.34 km uzakta bulunan Şenkaya İlçesinde ortaokul vardı. Hepimiz o okula kaydolduk. Kerpiç bir damda kalıyorduk. Yiyeceklerimiz kağnı arabaları ile bin bir zorluklar içinde geliyordu. Her türlü zorluğun üstesinden gelerek ortaokulu da bitirdik. Unutamıyorum. Kışın bir arkadaşım gömleğini yıkadı. Okula giderken gömlek kurumamıştı. Giyecek başka gömleği de yoktu. Yaş gömleği giymek zorunda kaldı. Dışarı çıkınca, Ocak soğuğunda gömlek üzerinde dondu. Okula gidince, gömlek üzerinde kurudu. Bütün bunları okurlarımızın morallerinin bozulması ve karamsarlığa kapılması için değil, gerçeği paylaşmak için yazıyorum. Hangi gerçeği? Olanaksızlık ve zorluklar içinde bulunan bir öğretmenin neleri başarabildiği gerçeği. Öğretmenimizin mezun ettiği ve ortaokula giden öğrencilerin tümü okuyarak bir kamu kurum ve kuruluşunda çalışmaktadır. Bunlar içinde avukat, profesör, öğretmen, öğretim grevlisi ve diğerleri bulunmaktadır. Bütün çilelerden şikâyetçi ve rahatsız değilim. Kendimi çok şanslı hissediyorum. İnsanlık tarihinin böyle bir döneminde, yeni öğrenim çağına girmiş birisi olarak okuma şansını yakaladım. Okul ya öğrenim çağım geçtiğinde açılsaydı, ya da hiç açılmasaydı ne olurdu? O karanlık ve daracık Dünyamla yaşamaya devam ederdim. Ta ki askerlik çağına gelinceye kadar. Askerlik döneminde Dünyanın benim düşündüğüm daracıkta olmadığını anlar ufkum biraz daha açılırdı. Askerlik bitice tekrar köye döner o daracık dünyada yaşamaya devam ederdim. Dünyamın değişmesine ve aydınlıkları keşfetmemi sağlayan ilkokul öğretmenime bir daha şükranlarımı sunuyorum. Yıllar sonra ne gariptir ki yine bu ülkede yetişen yasadışı bir örgüt mensupları, okuduğum okulu ve orman memurları lojmanını yaktılar. Bütün eşyalar, kayıtlar, defter ve dosyalar kızgın alevler içinde yandı, kül oldu. Okulun sadece taş duvarları kaldı. Orman memurları, örgütün korkusundan köye gelemediklerinden lojmanlarının yanmayan bir bölümü okul olarak kullanıldı. Daha sonra taşımalı eğitime geçilince, köy çocukları 17 km uzaklıktaki bir okula taşımalı olarak devam etti. Sonra Köy halkının gayretiyle yanan okul onarılıp, İlköğretim okuluna geçildi. Aradan geçen uzun yıllar içinde, doğal olarak, köyde bir takım gelişmelere oldu. Orman yolu yapılarak elektrik ve su getirildi. Değişen ve gelişen eğitim sisteminin nimetlerinden uzak olan bu okulun, çağdaş eğitim-öğretim araç ve gereçlerine hakkının ve ihtiyacının olduğunu düşünüyorum. | | | | | THE HISTORY OF THE GÜLVEREN PRIMARY SCHOOL In 1957, l was seven years old and a small child to go to the school. I had a small world. Because the village where I lived was surrounded by high mountains in a small valley. You could see the forests on the mountains all day long. The blue sky sat on the mountain ranges like a saucepan’s cover. It was impossible to go to the other villages. Because there were no roads. I thought that the world was my village. There were foot paths to the other villages but they went through the high rocks. So people could go on foot, on horses or by coaches. I was living in these conditions. I had an event that changed my life.
One day we heard that a school would be opened. I did not know the purposes of the schools. There was an idea to open a school but there wasn’t a building for it. A person gathered us at a mosque’s garden. He said that he was a teacher and he started to work there. There were no uniforms, bags, and so on. We used earth as a notebook, stick as a pen. We started to write and read.. one day he wanted us to write our names with capital letters. He checked our works. While he was checking my work, he stroke my back and said “my son, you will be a great man in the future.” I heard his voice in my ear every time. I couldn’t be a great man but I am a teacher. In my opinion, the teachers are great. It was autumn, the weather was cool and rainless. We studied lessons in the garden till the weather became bad. When it was rainy and cold, we needed a building. That time, there was only one room in the houses. Only a few house had two rooms. Now, I understand what a difficult thing to find a building. Our house was built by stones and woods and it had two floors. At the first floor there was a storeroom, at the second floor there were two rooms and one for us and the other was for the guests. Elders in our village insisted on changing our guest’s room to school. I learnt this later. A Building for school was found but there weren’t any equipment. Our dear teacher “Fikret YALAŞ” made this room school and we went on to study there. We had a balcony which had “L” shaped and was made of wood. it had wooden stairs too. Another wooden stairs were made to enter to the school for pupils. My mother was fond of cleaning. Although she didn’t know how to read and write, she could weave “CİCİM”. She had a loom. She helped the young girls to weave cicim. The children played at the balcony and dirtied around. So she got angry and drove us away. And also she drove our teacher and the elders away too. We stayed one year in this room. The next year, in spring, the school building was started. But the tools that were needed for school must be brought from another place. There were no roads for trucks and it was impossible to build new roads. The tools were brought by coaches from another village called Akşar, which was 17 km far. Most of our friends didn’t seen any coaches and also didn’t know about it before. The coach had two wheels and was pulled by two oxen. The school was finished by the next term. We moved to our new school. But there were not any desks, tables, boards, chalks, etc. With all these impossibilities our teacher insisted on studying with us. At the end, we met with pencil, eraser, book and the other tools. Many times we couldn’t find any erasers, so we cut our old black shoes’ bottom to make an eraser. There was no electricity too. we used gas lamps. At home, to have a gas lamp was the luxurious thing. When we didn’t have any gas, we used a fireplace. With all these impossibilities, our teacher thought us a lot. He was interested in our behavior too. While we were graduating from the fifth course, I remembered that he gave us many quizzes. One day he chose one of our friends and told him to go to an village, which was 10 km far away, and come back. Our friend didn’t hesitate to go. Then he called him back. He chose another friend to break flag’s pillar. He wanted to break but our teacher told him not to. I think he made an exams for our behavior. Now I think he applied Japanese education type. One of private school’s directors said that he went to Japan to see Japanese education system. When he visited a school, he saw an event. Every morning a truck full of sand came to the school, the students scattered sand to the garden and collected it again by using their hands. That made them to start the lesson. We studied five years with our teacher. Then another teacher came. 95% of our friends attended the secondary school. There was a secondary school in Şenkaya, which was a town of 34 km far. All of our friends attended this school and lived in an old house together. Our food was brought by the coaches with difficulties again. In all these hard conditions we finished the secondary school. One day one of my friends washed his shirt, in winter. While we were going to the school, his shirt was still wet. He didn’t have another shirt to wear. He worn his wet shirt and went out. It was January, the shirt was frozen. After we delivered to the school, the shirt was dried at the school on his body. I am writing all these not to spoil readers mood, but to tell the truth. Which truth? What could a teacher do with impossibilities? These students completed their education, and now all of them work for government. Some of our friends are lawyer, professor, doctor, teacher etc. I don’t complain about all these hard conditions. I feel myself so lucky. because in such a lack time, we had a teacher, and school. What If the schools opened when we were adults or never been opened? That time my small dark world was still in progress till the army. In the army, I could understand the world was not dark and small. But when I finished the army, I could go back to my village and live in a dark, small world. I thank to my teacher who changed my life. What a pity that many years later, some terrorists burnt our school and forest’s guard’s building. All the tools were burnt. After the fire there were only Stone walls. Because of the terrorists, the forest’s guards didn’t come to work in our village, so their unburnt part of the building changed into the school. After a while the pupils moved to another village school that was 17 km far. By increasing the population of our village, the burnt school was rebuilt and opened again. The school developed our village. New roads and a water supply were built. But I think this school needs modern educational equipments. S.ALTAŞ | YÖRESEL NASRETTİN LATİF DADA’DAN FIKRALAR Latif Dada yayla çayırları bekçisidir. Köy çobanlarının ve komşu köylerden gelip geçen yolcuların çayırları yaymamaları için tutulmuştur. Komşu Dokuzelma köyünden Hacınaz köy çobanıdır. Latif Dada’nın sıkı uyarısına rağmen zaman zaman çayırları otlatmakta ve zarar vermektedir. Hacınaz suçunu bildiği için Latif Dada’yı görünce kaçmakta, lakayı ele vermemektedir.Bekçi Latif Dada kıvrak bir zekâya sahiptir. Bir anını bulur ve suçlu neye uğradığını anlamadan kendi yöntemleriyle onu cezalandırır. Suçu olan herkesi cezalandırmıştır. Ama hiç kimse ona düşman olmamıştır. Onun o kıvrak zekâsı ve sevecen yapısı hiç kimseyi kırmamış ve kendisine kin tutturmamıştır. Hacınaz’ı nasıl ele geçireceğini içinden planlayan Latif Dada bir gün Yaylanın önünde Hacınazı görür.Hacınaz onun huyunu bildiği için yanına yaklaşmak istemez.Latif Dada atının üstündedir.Planını harekete geçirir.Bir ayağı ile atını dürtükleyerek atın kendisini kaçırdığı süsü verir: -Hacınaz at beni kaçırıyor. Koş bana yardım et. Diye bağırır.Hacınaz “Yazık at ihtiyar adamı düşürecek” Diye mırıldanarak koşup, son bir hamle ile atın boynuna sarılır. Latif Dada fırsatı yakalamıştır: -Lan çayırları neden yayıyorsun. Diyerek Hacınaz’a bir sürü dayak atar. Hacınaz neye uğradığını anlamadan kaçmaya başlar ama iş işten geçmiştir. Bir daha çayırları yaymamak için çok dikkatli davranır.Yaymak: Otlatmak Dada: Ağabey anlamında büyükler için yapılan hitap. "DADA-Ş" kelimesi de DADA'dan gelmektedir.
GEL ŞEVKETLÜM GEL Yıllar önce Hakkı Ağa Gülverenden göçer, Kırşehir’e yerleşir. Tecirekli Şevket, Hakkı Ağanın torununu istemektedir. Vermeyeceklerini anlayınca kaçırır. Aradan zaman geçer, aileler anlaşır, düğün yapılarak iş tatlıya bağlanır. Ama birisi var ki o asla unutmaz, içten içe saklar. Bir müddet sonra Şevket memlekete gider. Gülverendeki akrabalarını ziyaret eder. Hakkı Ağanın Ağabeyi Latif Dada Gülverendedir. Gitmişken adetler gereği onu da ziyaret edeyim der. Latif Dadanın huyunu bildiği için haber göndererek izin ister. Latif Dada da gelsin der. Şevket, Latif Dadanın yeğeni Selahattin’le birlikte gider. Latif Dada evinde, her zaman olduğu gibi Pekede oturmakta, Hızekyolundaki tarlasını seyretmektedir. Şevket içeri girer. Latif Dadanın elini öpmek için yönelir. Yöresel Nasreddin Latif Dada her zaman olduğu gibi kendine has tavrı ve kıvrak zekâsını kullanarak sağ eli yerine sol elini uzatır. Şevket olayın farkında değildir. Onun heybeti karşısında nutku tutulmuştur. Latif Dada:— Gel Şevketlüm, gel diyerek sol elini uzatır. Şevket sol elini öperken: — Ulan Hakkıya Liyor çeken sen misin? Diyerek sağ eliyle Şevket’in yanağına bir şamar indirir. Şevket yerinde titrer, sallanır ama düşmez. Şapkası fırlamış soba üzerinde kaynamakta olan sütün içine düşmüştür. Neye uğradığını anlayamadan ve arkasına bakmadan sineklenmiş gibi kaçmaya başlar. Soluğu geldiği yerde alır. Not: Fıkrada adı geçenlerden ebediyete intikal edenlere Allahtan rahmet dileri, yakınlarının ve hayatta olanların hoşgörüsünü beklerim.
| SİMİZAR
(Simizar) ,Gülveren Yaylasında yaşanan hüzünlü ve talihsiz bir olay.Olayın üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen unutulmamış,halkın diline yerleşmiştir.Buradaki maksat, hüzünlü bir olayı hatırlatıp insanları üzmek yerine ,ebedileşen bir hikaye ve türküsünü yaşatmaktır.) SİMİZAR Simizar Eğitkom köyünde doğmuş, Gülveren Köyüne gelin olmuştur.Tozi adında gençle evlenmiş, Zahide isminde kızları olmuştur.Yayla zamanı gelince, herkes gibi onlarda yaylaya çıkarlar.Çayır biçme zamanı gelmiştir.Yaylaya epey uzakta bulunan Kılıçboğazı Çayırı biçilmektedir.Bir taraftan erkekler çayırları biçerken,diğer taraftan kadınlar ve çocuklar kuruyan otları toplamakta, yığın haline getirmektedirler.Simizar ,sabahleyin erkenden kalkmış,ev işlerini gördükten sonra eşi Tozi ile birlikte Kılıçboğazı çayırına gitmiştir.Tozi Dayı çayır biçerken Simizar Hala kuruyan otları toplar.Çok çalışkan bir kadın olduğu söylenir.O gün de çok çalışır.Akşam yaklaşmıştır.Çocukları Zahide yaylada anneannesinin yanında bırakılmıştır.Akşam olunca yaylaya mal-davar gelir.Onların toplanması gerekir.Tozi dayı Simizar halaya erken gitmesini,Zahide’ye bakmasını,mal-davarı toplamasını söyler.
Bunların bir deli (huysuz) atları vardır.Simizar ata biner ,tek başına yola düşer.Ormanların içinden Eşrefin Boğazını geçtikten sonra Sarı Çayıra gelir.O anda hava ansızın kararır ,şiddetli bir yağmur yağmaya ve şimşek çakmaya başlar.At ,çakan şimşeğin sesinden parlar.Simizar geme hakim olamaz .At Simizarı kaçırır.Bir ayağı üzengiden çıkar,diğeri üzengide kalır.Eşekmeydenı düzlüğünde at iyice hızlanır,düşen ve bir ayağı üzengide kalıp arkadan sürüklenen Simizar’ı taşlara çarparak yoluna devam eder.Ta ki Yusfun Kurunu çayırının çeperine kadar.At çeperden atlarken Simizar odunlara takılıp kalır.At ilerde durur.Yusuf’un Kurunu çayırından gelenler olayı uzaktan görür ve o tarafa doğru koşmaya başlarlar.Kılıçbogazı çayırından gelenler de (bunların içinde Tozi Dayıda bulunmaktadır) ilerde bir şeylerin olduğunu görüp, onlar da tarafa doğru koşarlar.Birde ne görsünler? Simizar odunların arasında can vermektedir. Genç yaşta ve feci şekilde olan bu ölüm olayı köy ve yöre halkını derinden üzmüştür. Aşık Mevlüt İhsanı o tarihlerde köye gelir.Bu olay anlatılır.Mevlüt İhsanı Kürsüne Köyüne gitmekte olduğunu,orada bir ağıt yazıp Nazım Altaş’a göndereceğini söyler. Öyle de yapar.Aşağıdaki ağıtı yazar ve gönderir.Bu ağıtın derlenen kıtaları aşağıda nakledilmektedir.Tamamını bilen Nazım Altaş çok yaşlı ve unutkanlık olduğundan diğer kıtalarını hatırlayamamıştır.Hatırladıkça ilave edilecektir.
| | SİMİZAR AĞIDI Hey ağalar bakın bu dünyanın haline. | Kimseyi bırakmaz gide kendi yoluna. | Neler geldi İznos köylü geline | Ne karaymış kaderlerin Simizar. | ♣ | Akşam oldu eve döndün biçinden. | Eve erken gelem dedin ikisinden üçünden. | Ben ayrıldım eş ahbabın içinden | Ne karaymış kaderlerin Simizar. | ♣ | Ağ alnımda gülmeyecek yazım var. | Vücudumda sağ yerim yok çizim var. | Uyan bu gafletten körpe kuzun var. | Yetmeden döküldü bağrın Simizar. | ♣ | Kınalayın tabutumun dalını. | Soldurmadı yeşilimi alımı. | Tozi nettin allı pullu gelini. | Derin derde düştü yerin Simizar. | ♣ | Şimşek çaktı hava birden bozuldu. | Gelin attan düştü diye sezildi. | Vücudumda sağ yer yoktur ezildi. | İnler idi derin derin Simizar. | ♣ | Yığılın ahbaplar gelin toyuma | Dutun kefenimi biçin boyuma. | Haber edin şimdi kendi köyüne. | Şimdi gelir atan anan biraderin Simizar. | ♣ | 48 senede toyum tutuldu. Sefil annem cenazeme atıldı. Gelin attan düştü diye sezildi. Bir murat alamadım ona yanarım. | Âşık Mevlit İhsanı |
Rahmetli Tozi Dayı bir düğünde gelin heybesini (Saçı) getirir. Bu (saçıyı) heybeyi getirenler adetlere göre davet edilerek ödüllendirilir. Saçıyı Tozi Dayı getirmesine rağmen davetlere çağrılmaz. Eşi ile kızı davet (yemeğe götürülür) edilir. Bunu gören Tozi Dayı dayanamaz:—Heybeyi getiren Tozi, düğünde gezen Huri ile kızı. Der. Bu söz köyde bir özdeyiş halini almıştır. Derleyen: Selahattin ALTAŞ | |
ZİYARET TEPE
Gülveren Yaylasında hakim bir tepe Ziyaret olarak tanınır.Yakın çevresindeki dağlara ve tepelere göre daha yüksektir.Elde edilen bilgilere göre; Emir isminde bir şehit yatmaktadır. Bazı yıllar köy halkı tarafından ziyaret edilmektedir.İsmini de bu ziyaretlerden aldığı sanılmaktadır. Penek Kalesini almakla görevlendirilen Emir kahramanca şavaşır.Türkün Bağları denilen yerde yaralanır.Buraya kadar gelir ve burda şehit düşer.
Kendimi bildim bileli köy halkı bu tepeyi Ziyaret etmektedir.Haziranın sonlarına doğru yaylalar (yaylaya gidilir) çıkar.Temmuzun on beşine kadar yapılacak önemli işler yoktur.İşler çıkmadan köy halkı bir gün bu tepeye çıkar.Akşama kadar gününü burada geçirir. Bir gün önceden bekçi tarafından haber verilir.Ziyarete gidenler kağnı arabaları ile bir günlük yiyecek ve içeceklerini,Güneşten korunmak için gölgeliklerini yanlarına alırlar.Toplu olarak gidilir.Kurbanlar kesilir.Dualar yapılır.O yıl kuraklıksa yağmur duası yapılır.Günün geri kalan süresince bir piknik havası içinde yenilir,içilir.Hoş sohbetler yapılır.Hatta eğlenceler de yapılır.Tabir caizse bir panayır havası içinde gün geçirilir. Burada yapılan ibadetler,dualar ve dilekler Allah adına yapılır.Bazı yerlerde olduğu gibi kesinlikle yatırdan yardım dilenmez. Burası ibadetler için bir araç,mekan olarak düşünülür.Hiç bir kişinin aklının ucundan, yatır aracılığı ile yardım dilemek, geçmez.Önemli olan burayı ziyaret edenlerin halis niyetleridir. Son yılarda defne hırsızları bu yatırlarda tarihi kalıntılar bulmak sebebiyle kazdıkları söylenmektedir. Erdavut Dağının Tepesinde bulunan Ziyaretin kazıldığı, metalden bir tabak bulunduğu,bunu paylamak için üç parçaya ayrıldığı yöre halkı tarafından söylenmektedir.Bunu yapanları şahsım adına şiddetle kınıyorum.
1969 yılında öğretmen okulundan yeni mezun olmuştum.O yılda Ziyarete gidilmişti.Bende ailemle birlikte ziyarete gitmiştim.Gerekenler yapıldıktan sonra eşyalarımızı toplayarak yaylaya dönüyorduk.Dönüş yolu komşu Atizi (God) köyü yaylası sınırından geçmektedir.Bu köyle Gülveren Köyü arasında yılarca arazi anlaşmazlıkları oldu.Bu köyün yaylasının merası ve hayvanlarını sulamak için kaynakları yetersiz olduğu için çoğu zaman Gülveren’e ait meralarda hayvanlarını otlatırlar,Gülveren köyüne ait derelerde izinsiz olarak hayvanlarını sularlardı.Meralar ve su kaynaklarına tecavüz ettikleri için anlaşmazlıklar,kavgalar olurdu.Aralarındaki husumet bir türlü bitmezdi.Yine bu husumetlerden kaynaklanıyor olacak ki Gülverenlilerin ziyarete çıktığını fırsat bilerek ,onların yolarını keselim diye aralarında karalaştırırlar.Ziyaretten inen bizlerin bundan haberi yoktur.Ansızın önümüz kesildi.Taşlarla,sopalarla saldırdılar.Bir kısım köylü arabaları ve çocukları kaçırmaya çalışırken, diğerleri karşılık veriyordu.Ortalık bir savaş meydanına döndü.Onlar taşlarla saldırıyor,geri kaçıyorlar,bizimkiler karşılık veriyorlardı.Bu meydan kavgası bir saate yakın sürdü.Her iki taraftan yaralananlar olmuştu.Bu arada ileri de talihsiz bir olay olmuştu.Bu haksız saldırıya dayanamayan biri silahına hakim olamamıştı.Yöre halkı genelde silah bulundurmaz.Ancak İbrahim Çavuş.köyün bekçisiydi.Elinde bekçi vardı.Yaşanılan haksızlığa ve saldırıya dayanamamış,öfkesine esir düşerek, çaresizce silahını ateşlemişti.İleride bir kişinin vurulduğu söylentileri duyulunca,her iki tarafta dağıldı.Ortalık yatıştı.Bir kişi vurulmuştu.Köy adına İbrahim Çavuş yargılandı.Tutuklanarak cezaevine konuldu.Hayatının geri kalan kısmını hapishanede geçirdi.Cezasını tamamlayarak serbest bırakıldı.Fakat cezaevinde kaldığı süre içinde sağlığı bozulmuştu.Özgürlüğüne kavuşunca da fazla yaşayamadı.Kendisine Allahtan rahmet diliyorum. | YETİŞTİRDİKLERİ Temelini atan ve büyük bir okuma hevesi aşılayan ilk öğretmenler, köy halkını ve mezun öğrenci velilerini, çocuklarını her türlü olanaksızlıklara rağmen okutmaları yönünde etkilemiş,hepsinin okumasında büyük payları.Bu zamanına göre bir devrimdir. Coğrafyasının gereği ,Osmanlı döneminde de şimdi olduğu gibi büyük yerleşim ve eğitim merkezlerine uzak olması, yöre insanının eğitimsiz ve kendi kaderi ile baş başa kalmasına neden olmuştur.
1958 yılında okulun açılması ile köy halkının kaderi değişmiş, makus talihini yenmesini sağlamıştır. Gülveren ilkokulunun ilk mezunlarının büyük çoğunluğu en az liseyi bitirmiştir.Bu, devrine göre büyük başarıdır.Daha sonraki yıllar bu okuma hızı durmamış ve günümüze kadar devam etmiştir.Çok sayıda üniversite mezunu yetiştirmiştir.Mezun olan ve çeşitli kademelere gelen bu kişiler kendilerinin okuma heveslerini çocuklarına aşılamış ve onlarında okumalarına sebep olmuşlardır.Bu çığ gibi büyümüştür.Burada; Gülveren ilkokulundan mezun olup, üniversite okuyan ve sonra çeşitli kademeler gelenlerin ve onların bu durumdaki çocuklarının isimlerini vermeye çalışacağım. Özgeçmişleri ve fotoğrafları elime geçtikçe yayınlanacaktır.Lütfen bir adet fotoğrafınızı özgeçmişinizle birlikte
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Bu posta adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır adresine gönderiniz.İsimlerini unuttuklarımdan özür dilerim. | Selahattin ALTAŞ | G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bölümü mezunu İlköğretim Müfettişi (Antalya) | | Hanifi ALTAŞ | Hukuk Fakültesi mezunu, serbest avukat (İstanbul) | | Prof. Zekeriya ALTUNER ( Tokat) | | | Prof. Yasin ALTAN (Amasya) | | | Ekrem ALTAŞ | Eğitim Fakültesi Öğretim görevlisi (Erzincan) | | Ziya ALTAŞ | Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümü Emekli öğretmen | | Veysel Kareni AKSUNGUR | Ankara ESAV Başkanı | | Hüsamettin AKSUNGUR | Hacettepe Eğitim Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bölümü mezunu İlköğretim Müfettişi (Kırşehir) | | Halis ALTAŞ | Kaman İlçe Milli Eğitim Şube Md. | | Önder ALTAŞ | Pilot Albay | | Seyithan ALTAŞ | Eğitim Fakültesi Öğretim görevlisi | | Ayhan ALTAŞ | A.Ü.Ziraat Fakültesi Ziraat Mühendisi | | Dr. Nurhak AKSUNGUR | Erciyes Ün. Tıp Fakültesi | | Oktay AKTÜRK | Öğretim görevlisi | | Ömer ALTAŞ | Anadolu Lisesi öğretmeni | | Tümer ALTAŞ | Öğretim görevlisi | | | Devam ediyor |
|
|
|
Son Güncelleme ( Salı, 23 Eylül 2008 )
|
|
|